48 Saatte Belçika Rüyası

Elmalı turta cennetinden çikolata diyarına yolculuk bizimkisi. Dört günlük Amsterdam gezisinin ardından eşimle bir araba kiralayıp yollara koyulduk, iki günlük rotamızda Belçika’nın çikolata ve tarih kokan şehirleri vardı. 

Tarihi Tren İstasyonuyla Antwerpen

20170615_155154 (2)

İlk durağımız, internette bir şey ararken rastladığım ve ‘mutlaka görmeliyim!’ dediğim tren istasyonun yer aldığı Antwerpen oldu. Şirin tarihi meydanı, baş döndüren 123 metrelik kulesiyle Belçika’nın en yüksek katedrali olan Meryem Ana Katedrali, müzik seslerinin eksik olmadığı sokakları ve muhteşem mimariye sahip tren istasyonuyla görülmeye değer bir liman şehri burası. Arabamızı sahildeki park alanına bırakıp 2-3 saatte keşfetmeye koyulduk bu minik şehri. Yalnız itiraf etmeliyim ki en unutamayacağım an, tren istasyonunun içinde olduğum o büyülü andı! Taşın, çeliğin ve camın muhteşem uyumuna sahip bu görkemli yapı, Belçikalı mimar Louis Delacenserie tarafından yapılıp 1905 yılında hizmete açılmış. Bir süre bu eşsiz mimariyi seyredip orada olmanın keyfini çıkardım ve bir hayali daha gerçekleştirmenin mutluluğunu yaşadım. Bu güzel şehre yolunuz düşerse görmeden dönmeyin derim. Artık yola çıkma zamanıydı ve hedefimiz başkent Brüksel…

Baş Döndüren Meydanıyla Brüksel

20170615_182702

Bir saatlik keyifli bir yolculuğun ardından vardığımız Brüksel’de kısa bir otopark arayışı sonrası şehirle tanışmaya hazırdık. Önceliğimiz, Avrupa’nın en güzel meydanlardan biri olan ve UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan meşhur meydanıydı tabii ki. Birbirinden değerli mimari özelliklere sahip yapılarla çevrili bu meydan öyle cezbedici ki başınızı döndüren 360 derecelik bir tur attırıyor size farkında olmadan:) Son noktanız da upuzunn kulesi ve gotik mimarisiyle büyüleyen Belediye Binası oluyor. Zamanınız varsa birçok kişinin yaptığı gibi meydanın ortasına ya da çevresindeki kafe ve restoranlardan birine oturup keyif sürebilirsiniz. Biz oturmayıp bin bir çeşit biranın olduğu Delirium’a uğradık, ardından da şehrin bir diğer simgesi olan mini minicik Manneken Piss heykelini görmeye gittik. Gören herkesin ‘Bu muymuş?’ dediği miniklikte bir işeyen çocuk heykeli. Merak işte! Dönerken de tesadüf sonucu, Belediye Binası yakınlarındaki, dokunulduğunda şehre tekrar gelineceğine inanılan Pirinç Kadın ve Köpek heykelini gördük ama dokunmak yerine uzun uzun okşayanlardan fırsat bulduğumuzda fotoğrafını çektik. Neyse yorgunluğun sonrasında Brüksel ‘de midye nerede yenilir derseniz? Doğru adres Chez Leon. Özellikle de peynir, domates ve sarımsak soslu olan ‘Mussels Provençale’. Şehirden ayrılmadan önce çok görmek istediğim bir yer de meydanın çok yakınındaki St. Hubert Pasajı’ydı. Minik minik çikolata ve dantel dükkânlarının sıralandığı üstü cam kaplı pasaj gerçekten görülmeye değer.

20170615_190853

 Evett, artık kısa bir tur yaptığımız bu şehirden ağzımızda çikolatanın tadıyla ayrılma zamanı gelmişti, çünkü asıl heyecan bir sonraki durakta saklıydı: Masal şehir Brugge…

Çikolata Kokulu Sokaklarıyla Brugge

20170616_151839

Yaklaşık bir buçuk saatlik bir yolculuk sonrasında saat 22.30 gibi, muhteşem kale kapısından eski şehre giriş yaptık ve masal başladı. Arnavut kaldımlı boş sokaklarda valizlerimizle ilerlerken masala dâhil olmuş iki masal kahramanıydık artık. Kanal kenarındaki otelimiz Canalview Hotel Ter de bu anın önemli bir parçası olmuştu bile. Öyle bir yerdeyiz ki uyu uyuyabilirsen. Düşünsenize çok yorgunsunuz ama uyuyamıyorsunuz! Heyecandan, mutluluktan, huzurdan, seviçten… Bu arada söylemeyi unuttum, arabamızı otele ve dolayısıyla merkeze çok yakın olan AlfaPark’a bıraktık.(Günlük 14€)

20170616_095319

Sabah uyanır uyanmaz çıtır kruvasanlar eşliğinde yaptığımız güzel bir kahvaltının ardından yapılacak en güzel şeyi yaptık ve kendimizi, şehrin Arnavut kaldırımlı ve çikolata kokulu daracık sokaklarına bıraktık. Yapıların kanala yansıyan muhteşem görüntüleriyle ‘günaydın’ dedi bize Brugge. Biz de mutlulukla cevap verdik bu güzel şehre. Sokaklarında ilerlerken önce Belediye Binası ve Kutsal Kan Kilisesi’nin olduğu minik Burg Meydanı’nı gezdik. Girişi ücretsiz olan Kutsa Kan Kilisesi’nin içi de çok etkileyici ve vitrayları muhteşem, ayrıca Hz. İsa’ya ait olduğuna inanılan kanlı bir kumaş; başında bir din görevlisinin durduğu cam fanus içinde yüksek bir platformda sergileniyor, sırayla merdivenden çıkıp bakılıyor ve dua okunuyor. Kiliseden çıkıp sokaklara döndüğümüzde, meydana ve sokağa yayılarak ortamı daha da masallaştıran mis gibi kokuların kaynağı waffle ve çikolata dükkânlarıyla buluştuk. Çikolatanın sanata dönüştüğü bu minik dükkânlar gerçekten efsane!

20170616_194914

Günü birlik yapılan geziler nedeniyle Brugge saatler ilerledikçe yoğunlaşan bir şehir, bu nedenle olmazsa olmaz dediğimiz kanal gezisini yoğunluk başlamadan yapmaya karar verdik.(Tekne turu 8€) Tekne kapasitesini hakkını vererek dolduruyorlar ama tüm şehri bir de suyun içinden seyretmek çok keyifli, zaman başka yöne akıyor sanki… Kanal gezisinin tadı damağımızdayken önce minik bir antika pazarı gezdik, ardından muhteşem yapılarla çevrili Markt Meydanı’na geldik.

20170616_103701

Bu şehirde attığı her adımda, zaman durmuş ve tarihin içinde yolculuk ediyormuş hissi yaşıyor insan. Bu meydandaysa bu his doruğa çıkıyor bence. Yan yana dizilmiş şeker tadında binalar, at arabaları, küçük restoranlar, çikolata dükkânları, Historium Müzesi’nin muhteşem binası ve ‘Ben de buradayım’ dercesine yükselen kocamannn Çan Kulesi(Belfort)nin bu görüntüyü tamamlayan çan sesleri… Sanki bu sihirli ortamın gerçekliğini kanıtlarcasına çektiğimiz birkaç fotoğraf sonrası, Çan Kulesi’nin tam karşısındaki Petit Cafe’de bir masaya yerleştik ve midyelerimizi söyledik. Damaklarımız bir tencere nefis soslu midye ve buz gibi biraya teslim olmuş, benliğimiz ise eşsiz bir tablonun içinde, çan sesleri ve at arabalarının tıngırtıları arasında kaybolmuşken istedim ki o anda kalalım!

20170616_171128

Kalamadık tabii, şehrin güzelliklerini keşfetmeye devam ettik. Gezilecek yerleri aramıyorsun Brugge’de, sokaklarda ilerlerken onlar seni buluyor zaten! 122 metre yüksekliğindeki tuğla kulesiyle Church of Our Lady’i, hemen yanında yer alan ve 11. yüzyıla dayanan tarihiyle Avrupa’nın en eski hastanelerinden biri olan St. John’s Hospital’ı gördükten sonra yemyeşil bir alan ve çevresindeki bembeyaz evlerle eşsiz duran Begijnhof da iyi ki gelmişiz dediğimiz yerlerden oldu. Sonrasında ise çikolata kokulu sokaklarda gezerken bir çikolatalı çilek kapıp Aşk Gölü yani Winnewater Park’a gittik. Meydan ve sokaklar nasıl ki tarihiyle baş döndürüyorsa burası da doğasıyla sizi kendine âşık ediyor! Gölün kenarındaki Kasteel Minnewater Kafe’de kahve içmenin tam zamanıydı. İşte burası huzurun sarmalayıp sarhoş ettiği yer! Manzaraya baktıkça buraya neden Aşk Gölü dendiğini çok daha iyi anlıyor insan..

20170616_152242

Yok, ben kahve değil, kanal kenarında keyifli bir bira içmek istiyorum derseniz de o zaman sizi 2be’ye alalım lütfen. Kendi bardaklarında servis edilen bolll çeşit bira ve minik atıştırmalıklarla harika vakit geçireceğiniz bir adres. Yalnız bu mekân 19.30 gibi kapanıyor, bilginiz olsun. Akşam tekrar gitmek istedik ama maalesef kapanmıştı.

20170616_114206

Biz de sokaklarda dolaşırken balık pazarının içindeki konserde bulduk kendimizi. Grup muhteşemdi, içki satan bir araba vardı ve balık tezgâhlarının olduğu yerlerde de minik hamburger, midye vs. atıştırmalıklar pişiriliyordu. Herkesin çılgınlar gibi dans ettiği yerde eğlenmemek mümkün değildi. İyi ki denk gelmişiz! Ertesi gün Brugge’e veda etmek çok mu çok zor geldi. Tekrar buluşmak üzere vedalaşıp Gent’e, oradan da Amsterdam hava alanına gitmek üzere ayrıldık. Tabii ki çikolatalarımız, minik cadımız, magnetlerimizle.

Muhteşem Kontlar Şatosu’yla Gent

20170617_145909

Gent’e ulaşmamız yaklaşık bir saat sürdü. St. Michael’s Kilisesi’nin yanındaki otoparka aracımızı bırakıp minik bir şehir gezisi yaptık. Tarih ve huzur dolu sokaklarıyla, cıvıl cıvıl kanal kenarlarıyla, birbirinden güzel kafeleriyle zamanın akıp gittiği bir şehir Gent… St. Bavo Katedrali’ni, Gent Çan Kulesi’ni ve St. Nicholas Kilisesi’ni gördükten sonra kısa bir kahve ve waffle molası verdik. Dinlendikten sonra da duvarları graffitilerle dolu daracık ama rengârenk bir dünya olan Werregarenstraat’a uğradık.

20170617_122851

Bu renkli sokaktan çıkıp bu sefer de hareketliliği ve canlılığıyla baş döndüren kanal tarafına yöneldik, kanalın iki yakası olan Graslei ve Korenlei’de yürüyüş yaptık. Sonra dayanamayıp ‘bu şehir mutlaka kanaldan da görülmeli’ dedik ve Graslei tarafından, köprünün hemen başından bir motora binip keyifli bir kanal gezisi yaptık.(Kişi başı 7€) Dönüşte ise kanaldan da görüp hayran olduğumuz Gravensteen yani Kontlar Şatosu’yla yakından tanıştık.

20170617_150423

Döndüğümüzde otoparkta yangın çıktığını öğrenmemiz günün sürprizi oldu ama neyse ki bir saat sonra aracımızı alabildik ve hava alanına doğru yola koyulduk. Aklımızda masalsı yerler, burnumuzda çikolata kokusu, kulaklarımızda ‘yine gelmeliyiz’ fısıltılarıyla…

20170617_113654

0 Yorum

Bir Cevap Bırakın

Copyright [2018] Wanderlust - designed by myminiworks
veya

Kullanıcı Bilgileriniz İle Oturum Açın

veya    

Bilgilerinizi Unuttunuzmu?

veya

Create Account